Nebula Novels

2009 The Windup Girl by Paolo Bacigalupi
2008 Powers by Ursula K. Le Guin
2007 The Yiddish Policemen’s Union by Michael Chabon
2006 Seeker by Jack McDevitt
2005 Camoflauge by Joe Haldeman
2004 Paladin of Souls by Louis Major Bujold
2003 The Speed of Dark by Elizabeth Moon
2002 American Gods by Neil Gaiman
2001 The Quantam Rose by Catherine Asaro
2000 Darwin’s Radio by Greg Bear
1999 Parable of the Talents by Octavia E. Butler
1998 Forever Peace by Joe Haldeman
1997 The Moon and the Sun by Vonda N. Mcintyre
1996 Slow River by Nicola Griffith
1995 The Terminal Experiment by Robert J. Sawyer
1994 Moving Mars by Greg Bear
1993 Red Mars by Kim Stanley Robinson
1992 Doomsday Book by Connie Willis
1991 Stations of the Tide by Michael Swanwick
1990 Tehanu by Ursula K. Le Guin
1989 The Healer’s War by Elizabeth Ann Scarborough
1988 Falling Free by Lois Mcmaster Bujold
1987 The Falling Woman by Pat Murphy
1986 Speaker for the Dead by Orson Scott Card
1985 Ender’s Game by Orson Scott Card
1984 Neuromancer by William Gibson
1983 Startide Rising by David Brin
1982 No Enemy But Time by Michael Bishop
1981 Claw of the Conciliator: New Sun 2 by Gene Wolfe
1980 Timescape by Gregory Benford
1979 The Fountains of Paradise by Arthur C. Clarke
1978 Dreamsnake by Vonda N. Mcintyre
1977 Gateway by Frederik Pohl
1976 Mars Plus by Frederik Pohl
1975 The Forever War by Joe Haldeman
1974 The Dispossessed: An Ambiguous Utopia by Ursula Le Guin
1973 Rendezvous With Rama by Arthur Charles Clarke
1972 The Gods Themselves by Isaac Asimov
1971 Time of Changes by Robert Silverberg
1970 Ringworld by Larry Niven
1969 The Left Hand of Darkness by Ursula K. Le Guin
1968 Rite of Passage by Alexei Panshin
1967 The Einstein Intersection by Samuel R. Delany
1966 Flowers for Algernon by Daniel Keyes and Babel-17: Including Empire Star by Samuel R. Delany
1965 Dune by Frank Herbert

Bitmeyen Savaş - Joe Haldeman

The Forever War
Joe Haldeman

Media_http2bpblogspot_rqpid

 

Uzayda geçen bir Vietnam Savaşı parodisiymiş bu. Ehh belki yaşım gereği belki de Amerikalı olmamamdan ötürü aradaki bağlantıyı kuramamakla birlikte tek söyleyebileceğim evet, savaş karşıtı bir kitap olduğu. Savaşın anlamsızlığını çok iyi yansıttığı ve ardındaki ekonomik nedenlere yaptığı göndermelerin hala geçerli olduğudur.

Portal gezegenlerin keşfiyle yıldızlar arası sıçrama olanaklı kılınmıştır. Uzayı araştırma çıkan ilk koloni gemilerinden biri düşman uzaylılar tarafından yok edilir(ki bu da uzaylılar ile ilk karşılaşmadır). Uzay araştırmaları bir anda silahlanma yarışına dönüşür. Hikaye askerlik etrafında gelişir, portal'ların korunması için eğitilen özel birlikler, kendileri için düşmandan daha tehlikeli olan özel ekipmanları ile donmuş gezegenlerdeki harekatlarına başlarlar.

Ardından asıl hikaye çıkar ortaya: ışık hızında yapılan yolculuk, zaman genişlemesine(?) neden olmaktadır. Yapılan her harekat, askerleri daha da uzak bir geleceğe göndermektedir. Bir kaç yılın ardından, 25 yaşlarına geldiklerinde 20 yıllık askeri hizmet sonucu aldıkları emeklilik ikramiyesi faizlerle, milyon doları bulmuştur. Ancak enflasyon nedeni ile yine de fakirdirler, savaşmaya devam etmeleri gerekir...

Kitabın en güzel kısmı, yazarın dersini iyi çalışmış olması (tarihler konusunda biraz saçmalamış, 1995 yılında uzay savaşı mı çıkar be?). Işık hızına ulaşıldığında, zamanın yolculuk eden için neredeyse durmuş olacağı doğru galiba (ya da discovery channel beni çok pis kekledi). Işık hızı mümkün olsa bile, ona ulaşmak için gereken ivmeyi insan vücudu kaldıramayacağı için hızlandırma giysileri dediği küvet-yatak gibi şeyler uydurmuş. Bariz bir mantık hatası yok yani. Bilimkurgu kitaplarında önemli bence bu. En güzeli de, zaman genişlemesinin silahlanma yarışı üzerindeki etkisi. En başta, uzaylılar, barışçıl bir ırk olarak savaşta aciz kalırken, bir uzay-sıçrayışı sonra nükleer enerjili silahlarla saldırır; bu silahlara karşı insanlar özel kalkanlar kullanıp üstünlük kurmaya başlamışken, ok ve yay ile gelirler vs. müthiş.

Sadece bilimkurgu olarak değil, gerçekten güzel bir kitap, başyapıt, "Brilliant", "Bountiful", "You won't be able to put it down" filan işte. Böyle donlu, atletli bu kitabı da okuyan nesiller görmek isteriz.

Ayrıca, orjinal baskısında elinde kılıç tutan astronot ve kum saatleri filan varken, çevirideki 'kelepçe'de cuk oturmuş.

Şampiyonların Kahvaltısı - Kurt Vonnegut

Breakfast of Champions
Kurt Vonnegut

Bütün kitap kısa parçalar halinde neredeyse düşünce akışı şeklinde denilebilecek bir şekilde yazılmış. Konu ile alakalı veya alakasız bilgileri, ve düşünceleri, sanki geçmişte dünyanın nasıl bir yer olduğunu bir çocuğa veya bir uzaylıya anlatır gibi atlaya atlaya veriyor. Okuması çok zevkli ve az önce kurmaya çalıştığım cümlenin anlaşılmazlığı aksine tahmin edebileceğinizden çok daha kolay takip edilebilir (Usta bir yazar ile mühendis farkı bu gibi noktalarda ortaya çıkıyor galiba).

Ana hikaye kimsenin okumadığı 2000'den fazla bilim-kurgu hikayesi olan Kilgore Trout ve araba satıcısı Dwayne Hover etrafında geçiyor. Kilgore Trout bir sanat festivali için davet alır ve Dwayne'in yaşadığı şehre doğru yola çıkar. Kitap boyunca Dwayne'i delirmesine neden olacak bu karşılaşmayı ve yaşanacak "yıkıcı" olayları bekleriz...

Kurt Vonnegut bilim kurgu yazarıdır denir. Ama uzay gemileri veya ışınlanmadan çok olayların arkasındaki gerçeklik hakkında yazar (Evet bu kitapta başka yerde göremeyeceğiniz kadar uçuk kaçık fikirler de var, ama bunlar Vonnegut'un değil Trout'un kaleminden çıkma :) ). Onun özelliği sosyal eleştirileridir.

Artık her karakterime eşit değer vereceğim. Biri diğerinden daha önemli olmayacak der. Düşünce akışı şeklinde yazım da buradan gelir. Bir konudan bahsederken karşılaşılan başka bir karakterden bahseder. Her erkek karakterin penis boyunu ve genişliğini, ve kadınların bel ve göğüs ölçülerini öğreniriz (Bu önemli aslında insanların düşünce ve davranışları ile seks hayatları arasında bağ filan diye saçmalıyacam şimdi...).

Neyse böyle karmaşık bir kitabı anlatabilecek kapasitede bir adam değilim zaten, bir kaç alıntı yapıp neden bu kitabı bu kadar sevdiğimi göstermeye çalışayım:

Kilgore Trout'un Bill adında bir papağanı vardı...
...Dwayne köpeğine sevgiden bahsederken, Trout bıyık altından gülerek dünyanın sonu hakkında bir şeyler fitnelerdi papağanına.
"Vakti geldi artık," derdi. "Geldi de geçti hatta."
Trout'un kuramına göre atmosfer yakında solunmazlaşacaktı.
Trout'a göre, atmosfer zehirli bir hal alınca Bill kendisinden bikaç dakika önce nalları dikecekti. Bill'e bu konuda takılır dururdu. "Ah, ah nerde o eski havalar, değil mi, Bill?" derdi, "Nefes almakta güçlük çekiyorsun galiba ha Bill?...
Komik lan papağan ile böyle konuşmak, bir insan daha ne kadar kaçık olabilir?

Dwayne'in ailesi hakkında bahsederken:

...Kusurlu bir çocuk doğurma makinesiydi, Dwayne'i doğururken kendi kendini otomatik olarak imha etti. Matbaacı da kayıplara karıştı. O da bir kayıplara karışma makinesiydi.
Bunu komik bulduğum için değil, daha sonra Dwayne delirince herkesi makine olarak görmesi ile bağlantılı olduğu için yazdım.

Biraz da sosyal mesaj:

...Tek bir düşüncenin dahi insanlığı kolera veya hıyarcıklı veba kadar kolay yıkabileceğini bilmiyordu. Uçuk kaçık fikirlere bağışıklığı yoktu Dünya'nın.
İnsanlığın kötü bir fikri kötü olduğu için reddedememelerinin sebebiyse, Trout'a göre şuydu: "Dünya'da fikirler dostluğun ya da düşmanlığın amblemleriydi. İçeriklerinin ne olduğu hiç fark etmezdi. Dostlar dostluğu vurgulamak için dostları ile aynı fikri paylaşırdı. Düşmanlarsa düşmanlığı vurgulamak için düşmanlarının fikirlerine karşı çıkardı.

"Ren geyiği duymasın sakın?"  dedi Harry.
"Siktir et Ren geyiğini," dedi Grace. Sonra ekledi: "Hayır, Ren geyiği duyamaz." Ren geyiği evdeki siyah hizmetçi için kullandıkları bir şifreydi. Ren geyiği o an epey uzakta mutfaktaydı. Harry ile Grace bütün siyah insanlar için aynı şifreyi kullanırdı...
Alakasız başka bir konudan bahsederken:
Midland City Polis Müdürlüğü ekseriyetle beyazlardan oluşuyordu. Ren geyiği avının serbest bırakılacağı güne sakladıkları yığınla hafif makineli tüfekleri ve 12-kalibrelik otomatik tüfekleri vardı, ki o gün mutlaka gelecekti...

Vakıf Serisi - Isaac Asimov

Güzel bir iki şey yazayım bunlarla ilgili dedim, Alper görür okumak ister, fidanı gençken eğeriz filan, dellendim yine.

Foundation –> İmparatorluk Kitabın her yerinde milyon kez geçen vakıf kelimesi dururken, çeviri ismi İmparatorluk. Garip olan Asimov'un bu isimde başka bir kitabının daha olması.

Foundation and Empire -> Altın Galaksi  -İmparatorluk vee Imparaaa ohaa oğlum sıçtık lan... - Yaz yaz başka bir şey yaz

Second Foundation -> Gizli Tanrılar  Yorumsuz

Kitapların üzerinde herhangi bir birinci ikinci kitap gibi açıklama olmadığından basım sırasına göre okuyayım derseniz, yanlış yoldasınız, basım sıraları da değişik: İmparatorluk, Gizli Tanrılar, Altın Galaksi.

Yani tamam dünyanın en lineer ilerleyen serisi olmasa da (Seri ile doğrudan bağlantılı olmayan kitapları çıkardığımızda bile , 3 4 5 6 7 1 2 gibi bir sıralaması oluyor, Tatlısu bilimkurgucuları için açıklama: star wars gibi) bu üç kitap (original trilogy diye geçerler) arasında sıranın değişmemesi gerekiyor. İşte o kitaplar:

Foundation Trilogy:
3. Foundation 1951
4. Foundation and Empire 1952
5. Second Foundation 1953
Uzunca bir aradan sonra seriye eklenen kitaplar:
6. Foundation's Edge 1982
7. Foundation and Earth 1983
1. Prelude to Foundation 1988
2. Forward the Foundation 1993

Neyse, çevirilerin yani baskıları bu şekilde değil (Vakıf, İkinci Vakıf, Vakıf İleri gibi çatır çatır çevirmişler). Okuyun lan yani vallahi güzeller. Braid de oynayın.

Complete Tales & Poems by Edgar Allan Poe

Media_httplh4ggphtcom_nodyv

Yukarıda gördüğünüz güzide eseri betterworldbooks’dan almıştım. Neredeyse 170 yıl önce yazılmış detektif, gizem, korku hikayeleri… Konuşulan, yazılan dilin ve insanların davranışlarının bugünkünden farklı olması ilgi çekici. Eski hikayeler bu nedenle beni daha fazla etkiliyor. Ama ‘eski’ hikayelerin de bir sınırı var, ilgi çekici dediğim kültür farklılıkları aşırıya kaçtığında (antik yunan?) tam ters etki bırakıyor. Yani 1800’ler iyidir, milattan öncesi kötü…
Neyse bu toplama hikaye ve şiirler kitabının tamamından bahsedemeyeceğimi göz önünde bulundurursak konumuzu biraz daraltalım (zaten hikayeleri türlere,konularına göre gruplayıp okuyorum), dedektiflik hikayeleri. Edgar Allan Poe’nun dedektiflik-polisiye türünü yarattığı bilinir. 1841-1844 yılları arasında yazılmış C. Auguste Dupin’in etrafında gelişen üç hikaye var: The Murders in the Rue Morgue, The Mystery of Marie Roget,  The Purloined Letter.
The Murders in the Rue Morgue, Dupin’in suçsuz olduğunu düşündüğü çifte cinayetten tutuklanan bir şüpheliyi beraat ettirmeye çalışmasını ve aynı zamanda tabii ki cinayetleri çözmesini anlatıyor. The Mystery of Marie Roget, genç bir kızın cinayeti hakkında. Dupin olayı çözmek için gereken bilgileri gazete makalelerinden alıyor. The Purloined Letter da ise çalınan bir mektubun izi sürülüyor. Paris polisi Monsieur G-. yüksek mevkili birinin sonunu getirebilecek mektubu bulmak için Dupin’den yardım ister. Bu son hikaye de mizahi unsurlar da dikkat çekiyor.
Görülebildiği gibi Poe her zaman insan üstü olaylı, karanlık, korkunç hikayeler yazmamış (Ne zaman konusu açılsa sohbetlerde “ayy evet çok ürkünç çok seviyorum onu” diyen insanlar, tiksiniyorum sizden). Philip K. Dick ile benzerlikler olduğunu düşünüyorum hatta. Bol icatlı, ayrıntılı, tam gaz bilimkurgu eserlerinden bahsetmiyorum, psikolojik bilimkurgu diyebileceğimiz kısa hikayleri (örnek: Rautavaara's Case). Mesmeric Revelation veya The Facts in the Case of M.Valdemar’ı PKD adı altında okusam çok da garip gelmezdi. Konuyu daraltalım demiştik, burada keselim artık.
Not: Merak etmeyin “Şarkı sözlerini yazarken nelerden esinleniyorsunuz?” sorularına “Poe şiirleri ve hikayeleri. Bunlar benim üzerimde çok büyük etki bırakmıştır. Götik edebiyat deyince akla o gelir. Aklımda iki yazar ismi aynı anda tutamıyorum, Poe fazla bile geliyor” gibi gibi cevap veren gotik rockçılardan değilim. Bir dahaki kitap eleştirimiz bütün sevenler ve sevilenler için Isaac Asimov’dan gelsin. Amin.
Not-2: Birisi söz verdiği gibi PKD kitaplarını getirirse Poe ile aralarındaki benzerlik örneklerini arttırırım bir ara. Ya da arttırmam, zaten bu yazının tek amacı  aradan bir yerden PKD’den bahsetmekti.